Albümler   Videolar   Fotoğraflar   Şiirler   Kitaplar  Biyografi

son şiir

kapat şu tavlayı da
kur artık şu çilingir sofrasını
kuşçu!
bu gece son
söz bir daha içmeyeceğim

sen yine masaya onun tabağını da koy
birkaç dilim ezine
bir dilim de elma kes
benimki susuz olsun bu defa
kuşçu!
bundan sonra su bile içmeyeceğim

alt tarafı bir müteahhitmiş
ve dün gece
bizim mahallede
bir tren bir çocuğu ezmiş!

sil gözlerinin yaşını kuşçu!
sil
üzülme
hem ben onu
o da beni sevsin diye
sevmedim ki

aşkın rengi maviydi
başka renk göremedim

ağlama kuşçu,ağlama!
çıkar şu gitarı da
la minörden gir bu defa
bu ona yazdığım son şiir
bundan sonra şiir de yazmayacağım
avazım çıktığı kadar haykıracağım

öyle bir geçti ki
sanki içimden bir tren
bir tünelden geçer gibi geçti

öyle bir geçti ki
sanki beni istanbul gibi
ortadan ikiye bölen
masmavi bir boğaz gibi geçti!

öyle bir geçti ki,
bütün bir hayat
bir film şeridi gibi
gözümün önünden geçti

öyle bir geçti ki
bir çift göz
bir çift kurşun gibi
göğsümün sol yanını delip de geçti!

bir çift göz
kuşçuuu!
bir çift mavi göz
bütün okyanuslar
bütün denizler
bütün gökyüzü
yalanmış gibi geçti!

öyle bir geçti ki
kuşçuuuu!
bütün kelimeler
bütün cümleler
bütün dizeler
yazılmış bütün şiirler
maviymiş gibi geçti!

sonra…

sonra bir otobüs geçti!
bir bisiklet
bir kedi

bir nehirdi ömrüm
kuşçu!
bir denize akamadan geçti

hasırcıbaşı’ndan
o yar geçti…!

 

 

kavak dalı

orada doğdum kardeş
sırtların ardında
erzurum’da tortum’da
serdarlı’ydı köyümün adı
ilk radyodan öğrendim
kar yağanda, yollar kapananda…

ilk radyoyu babam almıştı köyde
baharda yollar açıldığında
üç dalgası vardı
orta, uzun, kısa…
biz uzun dalgadan dinlerdik hep
köroğlu’nun hikâyelerini
bütün köy soframızda.

köydeyken arabacılık oynardım
süleyman’ın tarlasında
bir kavak dalı olurdu arabam
atlardım ortasına, giderdim erzurum’a
yayladayken tayyarecilik oynardım
iki kalak arasında!
bir kavak dalı olurdu tayyarem
atlardım ortasına uçardım istanbul’a…

ilk televizyonu da babam almıştı köyde
baharda
yollar açıldığında
televizyondan öğrenmiştim yine ilk
istanbul’a kar yağmıyordu
yollar hiç kapanmıyordu
baharı beklemiyordun yani
babanın yeni bir şey alması için
ve ilk kez
televizyondan âşık olmuştum ben
istanbul’a
kız kulesi’ne…

ben yaylada doğdum kardeş
sırtların ardında
baharda
annem koyunları sağanda
tezek ateşiyle ısıtmışlar suyumu
kazanda
idare lâmbasında
“nahar ana” doğurtmuş beni
komşu kadın
yaşlı
bilgece
doğum tarihimi bir direğe yazmışlar
direk kaybolmuş…

çocukluğum sırtların ardında geçti
ilaç şişeleri oldu
ilk oyuncaklarım
koyunlara teramisin iğnesi vururlardı
ben o şişeleri toplar, oynardım
tuz yapardım onlardan
ağıldaki tuz taşında
elim, yüzüm kan içinde
sonra
sırtların ardındaki yüksek kayalara tırmanıp
kız kulesi’ni düşünür dururdum.

bazen de balığa çıkardım köydeyken
sabah kuşluk vakti
bir kavak dalı olurdum oltam!
büyük bir balığı arar dururdum hep
ve bir türlü bulamazdım
kız kulesi gibi!
“büyük çay” deresinde
elektrik santrallerinin hemen öncesinde!

büyüdüm, olgunlaştım, değiştim
ve sadık kaldım ilk aşkıma
istanbul’a yerleştim!
şimdi evimin önünde bir dere var
“kurbağalı dere”

pek benzemiyor bizim “büyük çay”a
ne balık var
ne kurbağa
ne de dere.

bakarken camdan öyle
“kurbağalı dere”ye
çocukluğumu özledim ustam
ve aldım başımı gittim
serdarlı’ya
“büyük çay”a
büyük balığı tutmaya!
bir kavak dalı oldu oltam
ne balık kalmış
ne kurbağa
ne de dere
sanırsın “kurbağalı dere”.

ilk sigaram olmuştu benim
mısır püskülleri!
artık yetişmiyordu serdarlı’da
su kurumuş
dere sönmüş
balıklar ölmüş
santraller kurulduktan sonra...

elimde bir kavak dalı
süleyman’ın tarlasında
düşünüyorum acaba
kız kulesi’ni mi yaksam
ve ben hiçbir yere gidemiyorum ustam!

bir kavak dalının ortasında!..

 

 

hoş geldin

hoş geldin
sen geldin ya
palandöken’den kar geldi
nemrut’tan ateş
gökten ay
tebriz’den şems geldi

hoş geldin
geç otur
sofraya bir tabak daha ekledim

önce iki çay içelim
seni çok özledim
çayı da kardan demledim

hoş geldin
ben hep seni bekledim
ben seni
bir gün
bir yıl
bir ömür değil yar
saniye saniye
dakika dakika
saat saat bekledim
milim milim
santim santim
dilim dilim bekledim

ben seni
sehpada pir sultan
çarmıhta isa
dergâhta yunus gibi bekledim

ben seni yaaar
ben seni
öyle baharda kuşlar gibi de değil
bahçe duvarında
sesini unutmuş
serçe gibi bekledim

teşekkür ederim!
çünkü
aşktır beklemek!

hoş geldin
sen geldin ya
palandöken’den kar geldi
nemrut’tan ateş
gökten ay
tebriz’den şems geldi

hem ben seni
gelesin diye de beklemedim yar
bilesin diye bekledim!
geç otur
sofraya bir tabak daha ekledim
önce iki çay içelim
seni çok özledim…

 

 

devlerin aşkı

kar yağıyor lapa lapa istanbul’a
bir de palandöken’e yağardı böyle
başka hiçbir şey benzemiyor ama
dağ yoluna…
burada hiç kimse beklemiyor beni
dudağında karanfil kokularıyla

şimdi her şey
bir romanın yırtık sayfasında
yarım kalmış bir aşkın
kar yağışı gibi

ben bu aşkın ayazındaki
cam kırıkları
sen ise kaybolan sayfa…

unutamamışım seni
kar yağınca düştün yine aklıma
ben şimdi
kaybolan sayfayı aramaya gidiyorum
dağ yoluna

bir trenle ayrılmıştık
birbirimizden
bir trenle gidiyorum
yeniden
belki senin haberin yok
gittiğimden
hani söz vermiştik birbirimize
kendimizi kötü hissettiğimizde
her sene mayıs’ta bir gece
dağ yoluna gidecektik
gizlice

ben
bu mayıs’ta da gidiyorum
erzurum’u seyredecektik
olmasak da yan yana

erzurum’u seyredip
istanbul gibi sevecektik birbirimizi
söz vermiştik ağlamak yok diye

gittim!
hasretinden palandöken’deki karlar erimiş
hani bir zulamız vardı
arabamızı park edip
yağmurlarda, karlarda sevişirdik
oraya bir otel yapılmış
bizi tanıyan hiç kimse kalmamış

hani hatırlar mısın?
hep devlerin aşkı’nı dinlerdik
düşündüm ki
devlerin aşkı da bitermiş

eğildim yerden bir tutam kar aldım
kokladım
anladım ki
bitmezmiş palandöken’e kokun sinmiş…

 

 

hoşçakal anne

kusura bakma anne
ne bir evim oldu
ne de bir arabam
ben hep serkeş ben hep serseriydim
kusura bakma anne
ne doktor olabildim ne mühendis
ne de büyük adam
hep kenevir koktu cigaram

kusura bakma anne
ne bir eş buldum
ne de bir yuva kurdum
ne de lotodan parayı buldum
ben hep belayı
ben hep kafayı
ben hep şişenin dibini buldum!
kusura bakma anne
ben hep serkeş, ben hep serseri
ben hep atılan kurşunun önünde durdum

anne!

kusura bakma
ne saçlarına yıldız takabildim
ne de boynuma kravat
ben hep kafama taktım anne
ben hep serkeş ben hep serseri
ben hep ben hep aşık oldum

ben yarın hiç yokmuş gibi yaşadım
ve sadece dost biriktirdim
hoşçakal anne …

 

 

madam alis’in merdivenleri

sene seksenlerin sonuydu…
ucuz bir şaraba dadanmışız
o zamanlar…
köpek öldüren bi şarap
en âlâsından
ali bakkal’ da içiyoruz gece gündüz
içip içip manifestolar yazıyoruz
güpegündüz
kafalar cam gibi…

bazen madamın merdivenlerine geçiyoruz
madam alis kovarsa, tekrar ali bakkal’a…
hayatımız ya merdivenlerde geçiyor
ya ali bakkal’da
biz gazetecilik okuyoruz
dolapdere’de
merdivenlerde
ali bakkal’da
kafalar güzel köpek öldüren !
şimdilerde sosyete içiyormuş
demek ki asilmiş
o zamandan ruhumuz…

madam alis duldu
eşini yıllar önce bir kazada kaybetmiş,
yalnız yaşadığı bu evde, hatıralar arkadaşı olmuştu
ara sıra yeğeni gelirdi ziyaretine
ben inceden yazardım yeğenine
madam sezer,
bir kova suyu başımıza dökerdi
“defolun kapımdan serseriler!” derdi
biz gülerdik,
ben sırılsıklam âşık olurdum
kafalar taş gibi…

biz bazen küserdik kolpadan
madam sezer, gönlümüzü alırdı
aslında hepimizi çok severdi
biz olmayınca yalnız hissederdi,
söyleyemezdi…

barışınca geçerdik tekrar merdivenlere
okula inen merdivenler,
dolapdere’ye kadar inerdi.
herkes sevgilisiyle okulun merdivenlerinde içerdi,
biz on-on beş kişi madam’ın merdivenlerinde…
sevgilimiz yoktu bizim!

herkesin bir lâkabı vardı
“kata turan, deli alp, piç erhan, ayı sefa”
sonra “aslan emre kıbrıslı, eko tuncelili”
bir “eko” daha vardı, semazendi!
şarap bulamazsa, öksürük şurubu içerdi
bir keresinde bana da içirip,
hastaneye kadar da götürmüştü
benim lâkabım yoktu!

kızlardan en taşı ‘taş niver’di
bacaklar sütun
ermeni taş ustalığının son örneği gibi kusursuzdu…
bazen uzununa siyah, çizgili bir mini giyer
merdivenlerden iner, kiliseye giderdi
biz de niver’le
kafalar sütun gibi…

bir de baba orhan’ın bir grubu vardı
“teşkilât”
kızlardan para toplar, çingene kiralar
okulun önünde kolbastı oynarlardı!
“şopar ismail, artist şoray, garslı adnan, gamanlı oktay”
hep teşkilâtın adamları
kafalar dokuz-sekiz roman havası

akşam olunca tekrar ali bakkal’a geçerdik
erzurumluydu, hemşerim derdim
“hemşeri hemşeriyi gurbette severmiş” derdi
veresiye defterinden de ha bire geçirirdi
ahmet kaya çalar, biz içerdik
konu çoğu zaman sosyalizm olurdu
her gece bir manifesto yazılırdı, o ucuz şaraptan
biz gittikten sonra, ali kdv’yi de eklerdi
sonradan öğrendik, üç apartman yaptırmış
ikisi kdv’den…

ali de kapatınca tekrar merdivenlere geçerdik
bakkaldan yürüttüğümüz şarapları
yanan kasaların başında içerdik
şiirler okurduk; can baba’dan, nâzım usta’dan,
attila kaptan’dan,
aklımızda hep aynı nakarat;

“sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık
sana taptık ulan(istanbul)
unuttun mu
sana taptık.”

kafalar isyan…

ateşte sönünce bana geçerdik
en yakın ev benimkiydi…
ev arkadaşım ismail, udî
sofralarda memocan en başta
siverekli
on dört yılda bitirdi okulu!
bir keresinde içerken midesi patladı,
yarısını aldılar
memo suzan suzi’yi söylerdi
ben sarı gelin’i
ismail ud çalardı…
darbukamız yoğurt kabı

gecemiz bir cigarayla biterdi
herkes olduğu yere çökerdi;
sırtlar duvara çivilenir,
gözler tavana sabitlenir
aklımızda hep aynı nakarat

“sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık
sana taptık ulan(istanbul)
unuttun mu
sana taptık.”

kafalar afgan!..

 

 

gözyaşı ülkesi

I. dem
kasabanın uçuruma bakan tarafında,
çam ağaçlarının bulutlara, korkunun sükûnete
yalnızlığın geceye, geleceğin hiçliğe, aklınsa boşluğa karıştığı
ruhlar vadisi’nde,
yılanın hikmeti, kartalın gururunda bir adam yaşardı.
adı usta’ydı.

usta konuşunca gökler gürler, denizler yükselir,
fırtınalar kopardı.

ne zaman yağmur yağsa
usta kaybolur
uçurumun kenarında
arkası denize dönük en uçta otururdu.
ney’inden arta kalan susamla
saçlarını yağlar dururdu
uzamış beyaz saçları, ağarmış sakalı
ve de bir heykel gibi yontulmuş kaslarıyla
eski zamanlardan kalma bir tanrıyı andırırdı
yağmur biter
usta üflemeye başlardı…

bir gün sordum usta’ya
bu üflediğin ne diye
hiçlik makamı, dedi, evlat
peki hiçlik nedir, diye sordum usta’ya…
usta’nın gözleri güneşin önünden geçen kartalını izliyordu.
dudakları benle konuşurken ruhu arafta bir yerde kanıyordu.

hiçlik, dedi, evlat;
kapısız kapıların, çabasız çabaların olduğu
bitmez tükenmez bir yoldur
hiçlik, derin bir kuyu, ruhun onurudur
ne ararsan bulduğunla yetinme
hiçlik dervişlik hakkıdır.
hiçlikte sonsuzluk saklıdır

bir cigara sardı
bana uzattı.
dolunaydı.
yaktım bir nefes aldım
ay ortadan ikiye yarıldı
yıldızlar denize çakıldı.

usta ağladı
ney ağladı
bendir ağladı
kopuz ağladı

ruhlar vadisi ağladı…
bir ben ağlamadım!
gözyaşlarımdan
yanaklarım aktı,aktı,aktı…

usta sustu
ben de sustum
bir hiçlikti yaşadığımız…

II. dem
usta durgun bir göl gibiydi
ınce dudaklarının arasından konuşurken
dişlerinin arasında
sanki cam kırıklarıyla yaşardı
gözlerini kapatıp şiir okurken
okumazdı yaşardı.

usta bir kadına aşıktı
hani kafasını kessen
bir damla kanı akmazdı
hiçbir paslı bıçak
böylesine acıtarak batmazdı

örselenmiş yüreğinde
belli ki sadece geçmişi yaşardı
sanki bir müzikalden arta kalan
bir kırık kemandı
usta konuşunca kelimelere büyü yapan
bir büyük şiirbazdı…

sordum tekrar usta’ya
peki şiir nedir, diye…

usta’nın alnında derin çatlaklar oluştu
ateşi karıştırıp bir sigara yaktı
başkalarında olmayan bir şeyin
sende olduğuna inanıyorsan evlat
şiir yaz! dedi

şiir,
şairin çektiği çilenin ağıtıdır
figan makamında.

bıçak sırtı kül rengi bir yalnızlıktır
masumiyetini kaybetmiş kent sokaklarında.

şiir
bir martının çığlığa duruşudur
sabah ezanında
saba makamında.

şiir
bir kartpostaldır
ıki sevgilinin ağladığı
bir istasyonda
bir tren kalkışında.

şiir
bir nevroz nöbetidir
camları dışarıdan sürgülü
ucuz bir ampulün yandığı
tek kişilik
bir hastane odasında!

şiir bir kayboluştur
her akşam kadehler arasında
sabaha çıkmayan dizelerde

şiir bir yolculuktur
sondan başa yapılan
şiir yağmurdur
kar yağışıdır
bir, mayıs gününde sonbahar
bir, eylül akşamında ilkbahar
bir mavi gecede
kurşun rengi bir intihar…

şiir bir sinestezidir
şair duyguları renk görür
aşk mavidir
ayrılık sarı
geceyse alabildiğine eflatun
usta şiirin efendisiydi

sonra usta sustu
ben de sustum
bir şiirdi yaşadığımız…

III. dem

usta her sabah güneşle birlikte kalkar
ormandan çeşitli bitkiler toplar
vadinin tepesindeki uçuruma tırmanır
sonra topladığı otları ateşte yakar
ateşin etrafında dans ederdi.

usta aynı zamanda bir şamandı
bazen gelecekte bazense geçmişte yaşardı
sordum tekrar zamanın usta’sına
peki şair kimdir, diye…

usta’nın eli kalbindeki gül dövmesine gitti
usta’nın gözlerinin arkasına yağmurlar yağıyordu.

şair, dedi, evlat
bir büyücüdür!
kelimelerle cümlelere sihir yapan…

şair
bir simyacıdır
mutluluktan mutsuzluk
mutsuzluktansa mutluluk yaratan!

şair
bir batıştır
yeniden doğmak için
bir sonbahar akşamında
sarı yapraklar arasından…

şair
bir paslı çividir
şah damarından
bir yalnızlığa çakılan…

şair
bir darağacıdır
her gece aynı yalnızlığa kurulan…

şair
yarım kalan kadehtir
bir aşkın enkazında
akşamdan kalma dizelerde…

şair
bitmeyen bir şiiri
bıkmadan, usanmadan, durmadan yazandır
damarlarında dolaşan zifiri bir karanlıktır...

şair
bir eski zaman
bir eski nisan
bir çığlık
bir isyan
bir hazan
bir hozan
bir ozan
bir bozan…

şair
yüreğinin atışı sek
ölümden sonrasına yazan
kendi olabilmiş insandır!

usta’nın elleri ensesinde kavuştu
geriye doğru iyice yaslandı
usta’nın gözleri güneşin önünden geçen
kartalını izliyordu

usta
sessizliğin sesini uludu…
kartal uludu
yılan uludu
ruhlar vadisi uludu

usta’nın gözlerinden yılanın gözleri
yılanın gözlerindense usta’nın gözleri akıyordu
usta’nın kollarının olduğu yerden
kartalın kanatları çıktı.

sonra usta
bir yılan olup uçtu!

ben sustum
yılan boynumda sustu
kartal omzumda

bir destandı yaşadığımız
ruhların
cinlerin
perilerin
ve de gulyabanilerin yaşadığı

gözyaşı ülkesinde…